the Circassian Vote in Turkey

Happy to see not one RTE supporter in here.

Very wise words all round. He’s a hypocrite. He’s doing to the Syrians and Kurds what our own neighbors did to us centuries ago. The only reason he mentioned Circassians is because our numbers are small. If we were 20m in Turkey like the Kurds, and we wanted to study our language (again, which was allowed at the start of the republic) what then? Still friends and allies? With all respect, Kfar Kama has done for Circassians what Turkey (as a government, not a land)!has never been willing to do. So what then? We need to go beyond these petty regurgitations of these lowest of people. I mean who are they? What do they know? What skill have they mastered but lies and sophistry.

This is unfortunate. They want to rekindle some old nakhshabandi cult once again, at least in Turkey. The religious elite has changed many faces in the last twenty years. But the same dog lies in wait, ready to attack. I assume the ones in Germany are all Turkish born circassians/noxchoy? I can understand that a circassians might want to follow a faith, funny we don’t see many Buddhist Circassians tho (makes you think about how one chooses their religion). As Malcolm X put it, if I may be so bold, house slaves and field slaves. I understand that they feel some reverence for Turkey, but this is not the same. Most of those people who vote him, they are a growing religious faction. And they will use anything… Even their religion to get power.. because they are… Doing it for Islam… Like as if Islam has any needs… Especially from humans?

I hope everyone who votes for him will get teleported to a magic island and never return.

If Turks left Islam, the world would be a better place. My personal opinion.

It’s not the worshipping of Turks. N

or the Jordanians. I think it’s fundamentally grass roots.

Like a horse, who has been told it’s purpose is to run and make money and die if a leg is broke. Does it matter where he runs? No.

Living working 9-5s is not our purpose. Making just enough money in order to continue the same shit everyday is not our purpose.

To bow my head or the kiss someone’s a** or to pretend a religion from the Arab peninsula (well technically all of them) is any more valid than a religion from south America.. or is any more valid to the lifestyle of people who Are from mountain tops.

Circassians in Turkey forget that. They think they’re from xyz… Sivas… Maras..

maybe they are.. and maybe I am just very anti-nationalist when it comes to fascist governments like Turkey.

See. There is a group of anti-zionist Jews in the UK I had the fortune to meet years ago. They have an interest perspective. The reason they’ve been able to maintain they’re existence for 5000 years is because they do – not – have – a – nation.

This is important. We don’t have a nation. Our histoey is not something that can be limited to a few colours on some cloth. It’s more than that. The wolf and owl are experts at their purpose. We used to be too. It’s impossible to remember, there is no on left to remind us. What we make of our Circassia ours. no nation. No citzenship. Passport? Give me a break.

We are from mountain tops. What fucking passport man.

I wrote most of this stuff yesterday on a Facebook post but it was a good brainstorming session. Ive only pasted my content.

Currently in Dublin, will be flying in a few

Azla Yetinen Şehir Ankara..

Denizsiz kanaatkardır.

 

Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır, kendine… mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini kolay kolay. Murathan Mungan bir keresinde bunun için “Ankara’da oturma odası ahlakı vardır” demişti, “Oysa İstanbul’da bıçaklar ortadadır.”

Doğrudur, hem de nasıl ortadadır… Denizin şımartması belki de, herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir. Dürüstlük mü bu? Yoksa insanların birbirine bakması için denizden daha “enteresan” olması gerektiği için mi?

Ama doğrudur. Ankara’da her şey oturma odalarında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzlerine bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara’da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbiriyle yetinir. Tıpkı deniz olmadığı için havuzlarla yetinildiği gibi. Ama belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralılar’ın denizi İstanbullununkinden daha temizdir!

Cetvel çizgisi kafadan mı geçer?

 Ferhan Şensoy Ankaralılar’ın karşıdan karşıya geçerken “cetvelle çizilmiş gibi” herkesin sağdan yürüdüğünü söylüyordu. Böyle bir kanaat vardır ötede beride. Ankara’nın cetvelle çizilmiş bir şehir olduğu sanılır. O çizgilerin insanların kafalarının içinden geçtiği düşünülür üstelik. Evet dolmuş şoförleri kravat takar, evet taksiciler “sizli bizli”dir. Ama o Kafkaesk şoförler, o “siz”leri alıp, “O güzel gözlerinize ağlamak hiç yaraşmıyor küçük hanım. Size yakışan gülmektir” diye bir cümle kuruverdiğinde, kimi “sen”ler pek pespaye kalır, pek samimiyet yalanı…
Bu kent, insanlara siyaset yalanlarına inat her gün önemli sözcükler öğretir. Haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak… Neden peki? Çünkü insanlar, arkalarını dönemezler burada birbirine. Dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara’da tek başına olmakla yalnız kalmak arasında çok fark vardır.

Ankara bana, İzmir’den gelmiş, denizle şımarmış küçük kızına birkaç sözcük öğretmişti. Bunu, İstanbul’da artık hiç bilinmeyen katı bir usta – çırak ilişkisiyle yapmayı tercih etmişti: Gözyaşı mecburidir! Kin bırakmayan, hayatı, insanları gördükçe affedilen, hem de nasıl çabucak affedilen gözyaşıyla…

İstanbul mu? O “işini bilen”, tombul kadın… O, bu sözcüklerle hep alay etti. Çok “işe yarayan” yeni sözcüklerden bahsetti. Ben şimdi Ankara’da Mülkiyeliler Birliği Lokali’nde o “işini bilen” kadının dayattığı sözcüklerden bahsediyorum. Kimse gülmüyor. Hiç gülmüyoruz.

“Bu kadar çok genelleme mutlaka hatalıdır” diye düşünecek oluyorum… O sırada Kuğulu Park’ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiçbir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor…

http://www.milliyet.com.tr/2000/04/22/yasam/zece.html

 

About the Author

Anadolu Turklerin genetik halpogruplari

Anadolu Turklerin genetik halpogruplari Turklerin halpogruplari

E1b1b1 = 10.7% (Akdenizli)
G = 10.9% (Orta dogu ve Kafkas)
I = 5.3% (Orta Avrupa, Bati Kafkas ve Balkan )
J1 = 9% (Dagistan ve Arap)
J2 = 24% (Bati Asya, Guney-Dogu Avrupa, Orta ve Guney Asya)
K = 4.5% (Asya ve Kafkas)
L = 4.2% (Hindistan ve Iran)
N = 3.8% (Dogru Avrupa ve Sirbistan)
Q = 1.9% (Kuzey Asya ve Altan toplumlari, Ural daglari)
R1a = 6.9% (Orta Asya, Kafkas, Dogru Avrupa ve Hint-Iranli gruplar)
R1b = 14.7% (Bati Avrupa)
T = 2.5% (Akdeniz, Guney Asya ve Kuzey Arika)

Anadolu Turklerin genetik halpogruplari

*J2, R1b, G, E1b1b1 en yuksek ortlama bunlarda.*

Simdi bunlar Anadolunun (Turkiyenin) genetik.

Kalani siz dusunun…

Kurtlere, ve Cerkeslere, ve Ermenilere, ve Herbirkimselere soysuz diyenlere gelsin.

Tepkilerinizi bana aglamayin, bu bilimsel bir arastirma, Cengiz Cinnioğlu, R. King, Toomas Kivisild, E. Kalfoğlu, S. Atasoy, G. L. Cavalleri, A. S. Lillie, C. C. Roseman, A. A. Lin, K. Prince, P. J. Oefner, P. Shen, Ornella Semino, Luigi Luca Cavalli-Sforza, ve Peter A. Underhill’a yazin aglayin. Kitabin adi “Excavating Y-chromosome haplotype strata in Anatolia.”
Ocak 2004 basimi, Human Genetics makelenin 114 sayfasi, 2. paragrafi. 127-148 sayfalarinda.

Bu cografyada bircok anadil ve halk zorluklar yasadi

Bu cografyada bircok ve yasadii

Röportaj: Serap Canbek, Zafer Süren

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ulaş Sunata önderliğinde gerçekleştirilen “Türkiye’deki Diasporalar: Kuzeybatı Kafkasya Örneği” başlıklı sözlü tarih ve görsel belgesel araştırmasının saha çalışmaları tamamlandı.

TÜBİTAK destekli projenin yürütücüsü Ulaş Sunata ile sözlü tarih çalışması sürecini ve Çerkeslerle ilgili akademik gözlemlerini konuştuk.

 

-Bir çalışma yürüttünüz ve bu çalışmadaki özneniz Çerkes diasporası oldu. Neden Çerkes diasporasını seçtiniz?

-Bunun aslında birçok nedeni var ama öncelikle belirtmeliyim ki ben zaten göçler ve diasporalar üzerine çalışmalar yapıyorum. Yani ana odağımda her zaman göç konusu ve göçler sonucunda oluşan topluluklar var. Türkiye coğrafyası kapsamında çalışmalar yapıyordum ve daha çok Türkiye’den çıkanlara bakıyordum. Türkiye tarihi açısından baktığınızda en önemli göç Türkiye’den Almanya’ya yapılan göçtür. Bu göç sonucunda Almanya’da oluşan topluluk konusunda birçok çalışma yaptım. Hem 60’larda giden işçiler hakkında hem de onların yabancılaşması ve sıla hasreti konularında çalışmalarım oldu. Doktora ve mastır çalışmalarımda ise özellikle beyin göçü üzerinde araştırmalar yaptım. Ana konu Türkiye’den çıkan beyin göçü ve hareketliliği idi. Çünkü bu alanda yapılmış çok fazla çalışma yoktu. Doktoramı da Almanya’da yaptım.

Araştırmalarımı yaparken göçmenlerin peşinden gitme gibi bir çalışma prensibim vardır. Göçmenlerin peşinden Almanya’ya gitmiştim ama Türkiye’ye döndükten sonra da yine göçmenler üzerine çalışma yapma isteğim vardı. Sonra Türkiye’deki diasporik kimlikler konusunda kimlerle çalışabilirim diye düşünüyordum. Hem nitel hem nicel olarak en ilginci Çerkes diasporası gibi göründü. Kendisi de Abaza olan öğrencilerimden Bahar Ayça Okçuoğlu da Çerkesler ile ilgili çalışmama vesile oldu. Bu konuda neredeyse hiç çalışılmamış olduğunu görünce bu alana girmeye karar verdik. Tatarlar da olabilirdi çalışma konumuz ama Çerkesleri çok daha önemli bir başlangıç olarak tercih ettik. İyiki de öyle yapmışız. Bunun bir örnek proje olmasını istedik. Yani Çerkesler gibi diğer diasporik halklar için de uygulanabilir bir proje olsun dedik. Hedefimiz bu kültürel mirasın korunması idi. Çerkes diasporik kimliğinin ve kültürünün korunması için bir hamle yapalım dedik. Bu yüzden sözlü tarih yaptık. Bunun amacı da Türkiye’deki halkların hikayelerini bir nevi koruma altına almak… Mesela Ubıh dili artık ölü bir dil. Yok olmaya başlayan gelenek ve görenekler var. Bunların özellikle sosyokültürel bağlamını önemsedik. Ama tek derdimiz bu değildi. Diasporanın faklı özellikleri ve siyasi kimliği de önemliydi. Çünkü Çerkes kimliğinde bir hareketlenme vardı ve bu hareketlenmeyi okuyabilmek için de daha çok sivil toplum örgütleri kapsamında kentlerde çalışmalar yaptık. Bu görüşmelerde, daha derinlemesine görüşme tekniğini kullandık.

-Bu proje TÜBİTAK desteğinde yürütüldü, dolayısıyla projenin bir çerçevesi vardı, bu çerçeveyi detaylandırır mısınız?

-Projemizde, “Türkiye’deki Diasporalar: Kuzeybatı Kafkasya Örneği” başlığıyla yola çıktık. Daha önce dediğim gibi ilk örnek Çerkes diaporasıydı. Anavatandan çıkış noktaları ve dil çeşitliliği açısından bakınca, çalışmamızın hedef kitlesi olarak Kuzeybatı Kafkasya halklarını seçtik. Genellikle bu tür çalışmalar büyük şehirlerde (Ankara, İstanbul gibi) yapılır ve bitirilir. Böyle olmasın dedik. Taşraya gidelim, farklı şehir ve köylerde çalışmalar yaparak oralardaki belleği yoklayalım istedik. Bizim için “hafıza” kritikti. Sözlü tarih çalışmalarındaki farklı tarih anlatısını yakalamayı hedefledik. Ve bu anlatının tekil değil çoklu olmasını istedik. Kadınlar, farklı yaş grubundaki kişiler konuşsun istedik mesela Çerkes gelenekleri gereği yaşlıların yanında gençler konuşmuyor, oysa gençlerle de sözlü tarih çalışması mümkün. Ama tabi ki yaşlılarla daha fazla konuşmak istedik çünkü yaşlılar vefat ettikçe kültürel miras korunamıyor. Onlardan hikayeleri toparlamaya çalıştık.

Ekibimiz oldukça yoğun çalıştı. Çalışma sahamız geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Hergün sabah erkenden kalkıp gece yarılarına kadar görüşmeler yaptık.

Ayrıca proje kapsamında doğum, düğün, cenaze katılımları gerçekleştirerek onları da gözlemlemeye çalıştık.

-Çalışma ekibi kaç kişiden oluştu?

-Ben projenin yürütücüsüydüm, Bahar Ayça Okçuoğlu araştırmacımızdı. Nazlı Hazar ve Narod Avcı lisans bursiyer öğrencilerimiz. Sercan Saydam yüksek lisans bursiyer öğrencimiz, sekiz ayın ve saha çalışmasının ardından ’daki memuriyet görevi nedeniyle ekipten ayrıldı. Daha sonra aramıza yüksek lisans bursiyer öğrencisi olarak Elbruz Aksoy katıldı. Ayrıca belgeseli yapmak için saha boyunca yüksek lisans öğrencisi Duygu Karadan da aramızdaydı. SamsunAdana hattı sahasında eşim ve üç yaşındaki oğlumu da sayarsak toplam sekiz kişiydik.

-Kaç görüşme yaptınız ve hangi bölgelerde çalıştınız?

-Yaklaşık 80 görüşme planıyla yola çıktık ama 400 civarında görüşme yaptık. Görüşmelerde farklı teknikler kullandık. Sözlü tarih görüşmesi ve teke tek temas kurma görüşmelerinin teknikleri farklıdır. Muhtar görüşmeleri de farklıdır. Derinlemesine görüşmeler de yaptık. TÜBİTAK için Şu ana kadar 100’ün üzerinde mülakatın deşifresini bitirdik. Bu çok önemli bir rakam… Projenin sınırlılığına rağmen müthiş bir çalışma isteği içindeydik, bizi motive eden bu istekti.

Mesela belgeseli 10-15 dakika gibi planlamıştık ama o da neredeyse bir saatlik bir belgesel olacak.

Çalışmaya Samsun’dan başladık, sonrasında Çorum-Mecitözü, Tokat-Turhal, Sivas-Yıldızeli ve Şarkışla, Kayseri-Pınarbaşı, Maraş-Göksun ve Andırın, Adana-Tufanbeyli, Kadirli Osmaniye ve Ceyhan. Hatay’a gittik ama Reyhanlı’ya gitmedik. Yine de farklı yerlerde yaşayan Reyhanlılı çok kişiyle görüştük. Samsun’dan başlayarak Adana’da biten bir hatta çalıştık. Daha sonra Düzce, ardından Bilecik-Bozüyük, Eskişehir ve Balıkesir-Bandırma’ya gittik.

Haziran ve Eylül 2014 boyunca süren uzun soluklu bir saha çalışması oldu. Yaklaşık 18 ilçe ziyaret ettik.

-Belgesel filmin içeriğinden biraz bahsedebilir misiniz?

-Belgeselde daha çok sosyokültürel mevzuların altını çizmeyi hedefledik. Farklı başlıklar da var ama genel olarak önceki ve şimdiki Çerkes kültürünün nasıl olduğuna dair ipuçlarının harmanlandığı bir belgesel çıkacak ortaya…

-Farklı görüşme teknikleri kullandığınızı söylediniz, bunu biraz daha açabilir misiniz? 

-Öncelikle şunu açıklayayım, biz bir ekiptik ve ben proje yürütücüsü olarak daha çok, sahayı organize etmekle uğraştım. Mesela süre böylesine kısıtlı olunca bir köye gittiğinizde belli kilit isimleri daha farklı meşguliyetler altına almaz gerekir. Hele ki Çerkes toplumunda daha da farklı hiyerarşiler olduğu için bu önemliydi. Köydeki bazı kişilerle sözlü tarih çalışması yaparken bazılarıyla da genel sohbetler yaptık. O sohbetlerde de değerli tartışmalar ortaya çıktı mesela. Bazı görüşmelerin ise teke tek yapılması ve kişinin kendini rahat hissetmesi lazım. Bu görüşme formatını yakalamaya çalıştık. Dışarıdan bakıldığında kolay gibi gözüken bu süreç çok da kolay değildir. Hangi kişinin ne kadar güzel bir anlatı yapabileceğini belirlemek gibi zor kısımları da var.

Farklı bilgiler de toparladık, isim bilgileri mesela, verilen farklı isimler veya lakaplar gibi… Farklı perspektiflere de odaklandık. Bir taraftan da dil konusuna bakmak istedik. Dil konuşuluyor mu, kimler konuşuyor? Dil kullanımı ev içi veya köy içi düzeyinde mi yoksa köyün dışına taşan bir kullanım var mı ya da hiç mi kullanılmıyor?

Şarkılar, ağıtlar, masallar dinledik, hepsini kayıt altına aldık ve şu anda arşivlemeye çalışıyoruz. Sahada topladığımız tüm veriler bizim için çok özeldi. Her akşam ekipteki herkes gözlem raporu hazırladı. Yani besleyici bir saha çalışması oldu bizim için.

-Dil kullanımına dair ipuçları verebilir misiniz?

-KAF-DAV’ın düzenlediği bir araştırma yarışmasına katılmıştım. O makalemde de bahsetmiştim. Köylerde dilin aslında kadınlar tarafından korunduğunu söylüyorum, köylü kadınlar koruyor dili… Anadilin korunma merkezi kadınlardır. Çünkü eğitim yönünden erkekten biraz daha arkada oldukları için, mesela eğitim kurumlarına gidilmediğinde Türkçeye erişim olmuyor, askere gitmek gibi bir yükümlülükleri de olmadığı için başka dil kullanma zorunlulukları olmuyor.

Bu bir gerçek ama şöyle de birşey var: Köyde sosyokültürel yapıyı korumakla ilgili erkeklerin de bir rolü var. Bir gözlemim de şu oldu: Çok miktarda köylerde evlenmemiş erkekler var. Bunun sebebini ben şuna bağlıyorum: Çünkü kendilerine Çerkes gelin arıyorlar. Çerkes gelin aramalarının nedeni ise sosyal baskı… Anadili ve kültürü yaşatacak olan o Çerkes gelin olacak. Dolayısıyla da erkekler Çerkes bir gelin bulamazsa evlenmiyor. Aslında evlenmeme durumu, şehirlerde ve eğitim düzeyi arttıkça olur. Ama köyde böyle bir durumla karşılaşmanın açıklaması ancak “Çerkes gelin” aramak olabilir.

Bunun nedeni ataerkil yapıyla da açıklanmaz. Çünkü mesela Çerkeslerde haremlik-selamlık yoktur ama bu yapının uygulandığı ve çok zorlandığımız köyler de oldu.

-Saha güzergahınız boyunca nerelerde konakladınız?

-Genellikle öğretmen evlerinde kaldık. Farklı misafirhaneler de kullandık ama köylerde kalmadık. Bunu özellikle yaptık. Ama köylerde çok yemek yedik ve gerçekten hepimiz çok kilo aldık.

-Ziyaretleri yapmadan önce gideceğiniz yerlerle ilgili iletişimi kimlerle kurdunuz?

-Muhtarlarla… Bir ay öncesinden haber verdik, bazıları bizi istemedi, bazıları “Burada Çerkes kalmadı” dedi, bazen de karşımıza Türk muhtarlar çıktı. Yani hazırlık sürecinde de bölgeler hakkında çok şey öğrendik. Gerçi öncesinde de köylerle ilgili ne kadar nüfus vardır gibi çalışmalarımız da olmuştu. Ayrıca tabi ki derneklerle de irtibat kurduk. Bazen bazı muhtarları ikna etme konusunda dernekler yol gösterici oldu.

-Çalışmalarınız bitti ve şu anda deşifre aşamasında. Biraz ipucu verebilir misiniz? Çalışma sonuçlarının paylaşılmasıyla ilgili yol haritanız nedir?

– Ankara ve İstanbul’da bir odak grup çalışması yapmıştık. Şehirden farklı fikirleri alıp daha sonra taşraya geçelim istemiştik. Odak grubu çalışmamızın amacı çatışan fikirleri görmekti. Oradan çıkan sonuçlarla taşra arasındaki benzerli ve farkları değerlendirecektik. Henüz analizler bitmedi ama şunu söyleyebilirim. Çerkes- Abaza çatışması çok hakim. Odak grupta en öne çıkan konu bu oldu. Çerkesliğin tanımı konusunda belirsizlik oldu. Ama değişik sesleri bir araya getirdiğimiz verimli bir çalışma oldu. Taşra ve şehir arasında tanım farklılıkları konusunda ilginç sonuçlar çıkabilir. Gençlerin ve kenttekilerin çok aktif olduğunu söyleyebilirim. Çerkes kimliğinin genel yapısını koruyan genelde kent dinamikleri. Özellikle de İstanbul ve Ankara. Göç çalışmalarında öncü göçmen dediğimiz bir kesim vardır. Kimliğe dair nasıl bir yol haritası çıkması gerektiğiyle ilgili hareketi yönlendiren odur.

Konuya dair makale çalışmalarımız da var. Mesela Çerkes tarafından bakarak Kürt hareketiyle farklılık ve benzerliklere dair çıkarımlar yapmaya çalışıyoruz. Kimlik hareketlerinde dinamiği gençler sağlar zaten. Bu açıdan baktığımızda gençler oldukça bilinçli. Çerkeslerde yaşlı ve gençler arasındaki fark çok belirgin. Ama şu anda Çerkes diasporik kimliğini yeşertecek ve yaşatacak olanlar gençler, yolları açılmalı.

Öncelikle bir web sayfası hazırlamayı planlıyoruz. Web sayfasında, sahada yaptığımız görüşmelerden hem görüntü, hem ses hem de deşifre edilmiş yazılardan bir kısmını paylaşacağız. Normalde sözlü tarih çalışmaları tarihi belgedir ve arşivlemek gerekir. Ama Türkiye’de belli dengeler çok hassas. Kişileri mağdur edecek bir durum varsa bu konuda önlem almaya karar verdik. Mesela isim gizleme gibi belli yaklaşımları benimsiyoruz. Çünkü çok farklı konularla da karşılaştık. Çok önemli bir arşiv oluştu ve bunu herkesle paylaşmak istiyoruz.

9 Mayıs’ta bir konferans yapacağız. Bu konferansta, Çerkeslerle ilgili akademik çalışmalar yapan akademisyenler olacak. Hazırladığımız belgeselin ilk gösterimini de konferasın son oturumunda gerçekleştireceğiz.

-Yüzlerce görüşme yaptınız. Etkilendiklerinizden birkaçını anlatır mısınız? 

-Maraş’ta 90’lı yaşlarındaki bir kişiyle yaptığımız görüşmede dedesiyle ilgili büyük bir kahramanlık hikayesi anlatmaya başladı. Önce anlayamadık. Çünkü anlattığı şey Milli Mücadele’ye dairdi ve Ermeni Soykırımı’na ilişkin birşey anlatıyordu. Nasıl öldürüldüler, eşyaları nasıl alındı? Dedesi şöyle söylemiş: “Yok dedim, gavurların malına dokunmam ben dedim.” Vurgulamak istediği şu: “Ne kadar dürüst bir dedem var.” Bunlar etkileyici sahnelerdi. O amcayı dedesinin mezarına götürdüm. Mezarın başında tekrar anlattı ama bu sefer daha çok dedelerinin sürgünde ne kadar çok zorluk çektiğini anlatmak istedi.

Sürgün zaten başlı başına bir travma, sonrasında yaşanan sıtma, geldikten sonra yaşanan acılar. Mesela çocuğuna Çerkes dillerinde bir isim koyamama hali. İlkokula başladığında Türkçe bilmediği için dayak yeme ya da cezalandırılma halleri. Mesela Kürtler bunu daha çok anlatır ama Çerkeslerden dinlenilmemişti bunlar. Çerkeslerin durumu çok dile gelmemişti. Bence yaptığımız çalışma bu anlamda da çok önemli sonuçlar doğuracak. Yani bu coğrafyada birçok anadil ve halk zorluklar yaşadı. Dillerin yok oluşunda bunun çok etkisi var.

Bu çalışmada Çerkesliğe dair mesela “hain”lik durumu gibi konularda da veriler olacak. Hainlik suçlamalrı ve sonrasında yaşanan sürgünler gibi. İkinci, üçüncü sürgünlere dair hikayeleri toparladık. Mesela hiç Çanakkale’ye gitmedik ama başka coğrafyalarda oraya dair hikayeler dinledik. Çerkeslerin birbirine nasıl bağlı olduğunu görüyorsunuz.

Benim en çok etkilendiklerimden biri, babası Çerkes Ethem’in yanında mücadele vermiş birisinin hala konuşamıyor olması haliydi. Gerçekten hiçbir şey anlatamadı ama o konuşamaması durumunun büyük bir anlamı vardı. Mesela biz onun babası hakkında birçok şeyi biliyorduk ama o bize anlatamadı. Bu kadar zaman geçmiş üzerinden, babası ölmüş ama anlatamıyor. Hem onun hem bu ülkenin yaşına rağmen hala anlatamıyor olması. Bunun tek açıklaması olabilir: Korku.

-Acaba sürgün ve soykırıma uğratılmış halklarda, yaşanan acılar bir sonraki nesle anlatılmayarak bir nevi içe kapanma ve sonraki nesilleri bulundukları yere adapte etme süreci mi yaşanıyor? 

-Bu kesinlikle doğru ama bir de kültürün etkileri var. Anne-baba ve çocuk arasındaki kopukluğun da bu aktarımın yapılamamasında etkisi var. Burada devreye babaanne-dede girebilir belki. Ama dediğiniz gibi, bu aktarımı yapmayarak çocuğunu ya da torununu koruma ve kollamaya alma hissi yaşanıyor, yeniden kökleşmeye dair bir nevi umudu beslemek diyebiliriz. Bu da makbul vatandaş olma durumunu açıklıyor aslında. Mesela şunu fark ettim, diğer azınlık halklar hakkında çok daha rahat ve eleştirel biçimde konuşan toplum, Türkler söz konusu olunca geri duruyor. Onu o konuda açmak çok zorlaşıyor. Bu bize şunu gösteriyor: Sürgün olması şart değil, göçmen olan kişilerin gittiği yere entegre olurken yaptığı manevralardan biridir bu hal. Çünkü bulunduğu yere kabulü esas alıyor. Ama tabi ki sürgün durumunda bu çok daha keskin ve dramatik bir hale bürünüyor.

-Sosyokültürel yapılarından bağımsız olarak, diasporik halklar ortak özellikler gösteriyor mu?

-Tabi ki. Diaspora artık sadece Yahudileri kapsamıyor. Onlar eskiden D harfini büyük kullanırlardı. Ama yeni göç çalışmaları ve küreselleşme ile birlikte görüldü ki bu birçok halk için böyle, o yüzden D küçüldü artık.

Anavatan gibi bir mit var. Özellikle Çerkeslerde bunun çok baskın olduğunu düşünüyorum. Gerçi herşey geri dönme üzerine kurulmuyor. Dönüş çalışmaları içinde olanlar da var. Ama anavatanın mitleştirilmesi kritik bir durumdur. Anavatan geçmişte var, gelecekte olabilir ama bir hayal ve mit olarak kalacak. Bu durum diasporik özellik taşıdıklarını gösteriyor. Bir yerden bir yere gidiş yok, farklı coğrafyalara yayılmışlar. Şu anda Türkiye diasporasını çalışıyor olsam da Çerkes diasporasının ulus ötesi olduğunu görüyoruz. Golan Tepesi’ndeki bir Çerkesle Andırın’daki bir Çerkesin ne kadar ilişkide olduğunu görüyorsunuz. Bazen çok yakınındakiyle hiç ilişkisi olmuyor ama bambaşka bir yerdekiyle yakın ilişkide oluyor.

KAF-DAV’a gönderdiğim makalenin analizinden sonra “köy ötesi” kavramını kullanmaya karar verdim. “Köy ötesi”nin köyden çok daha özel bir anlamı var. Aslında köyü yaratan da köyün ötesi… Köyün ötesi dediğimiz kavramda ne şehirle ne de ulusla açıklanamaz, ulus ötesiyle açıklanabilir. Çerkes diasporasındaki bu özellik çok gizemli ve önemli…

-Çerkes diasporası sadece Türkiye’den ibaret değil. Ürdün, İsrail, Suriye, ABD gibi ülkelerde de varlar. Bunu dışında bir de anavatan ayağı var. Mesela 6 Gün Savaşları neticesinde Tolstoy Vakfı aracılığıyla ABD’ye götürülen Suriye Çerkesleri var. Gelecekte oralarda da çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?

-İsrail, Suriye ve Ürdün’ü düşünüyoruz ama henüz belli değil. Ayrıca Suriye’den savaş nedeniyle Türkiye’ye gelen Çerkeslerle “dayanışma ağı” üzerinden bir çalışma yapmak istiyoruz. Anavatanı da düşünüyoruz. Ayça yüksek lisans için İngiltere’ye giderse oradaki Çerkeslerle ilgili bir çalışma yapmayı planlıyor.

 

A red herring

A , a Red Turkish Herring

the former league of nations, the present UN formally invited Ataturk into the league soon after its victory in the war of citizenship, and Ataturk declined. fail. the Lausanne treaty was meant to give time to ‘adjust’.. targeted for 1969. fail. Menderes is appointed a head of govt, openly backed by in cold-war spout involving leftists supported by Moscow. fail. so after 3 attempts to ‘civilize/democratise/domesticate’ the people of this land, and a very persistent cluster of events i mind you, they have now worked out where they went wrong – Asians don’t like being led by outsiders.. so now they have a, for the lack of a better word, a .. and he’s strings are as easy to pull as any latino, Arab or Indonesian puppet.. sounds a bit melodramatic don’t you think? smile emoticon but the situation is a read herring – the isis situation is a red herring – its about resources – and the lands which ‘could’ fall under Kurdish rule, if such a thing were to come to pass, are being dotted on the map with hydroelectric/water dams… interesting…. its taken 100 years, but turkey is now ready to be divided.. and u know how they did it? with Turkishness.. a false bravado of an identity unrecognised by people who live and die as Turks in the far/near east.. a false identity that is civilised enough to ‘want’ but not mature enough to ‘need’..

Otesi olmayan nedir

Kan grubunu sorgulamayan toplumuz biz.

Yok ya Ben asla ARH+ olamam, bir tahlil daha yapin diyen taniyormusunuz ki?

Kac tanidiginiz Freudian felsefeye karsi gelip Yeni bir tez ortaya cikarma ‘caba’sina girdiginde, oha Abi, olurmu.. Bunlar Su ve toprak kadar sabit seyler, bunun otesi olur mu diye sizinle tartisan?

Kac kisi, ciddi ciddi dusunun, kac taneniz hickirik icin birisine tavsiyede bulunmusunuzdur? Kac farkli yontem vardir sizce?

Simdi durum Su ki, kan grubu, Freudian felsefe yada hickirik cozumleri HERKESIN Kabul edip etmesede, varligini ve olusumunu Kabul ettigi seylerdir.

Bunlarin oteleri var midir? Bilim icin teblig yapmiyorum, ama sunu soruyorum, bunlarin oteleri varmi?
Gerek mi?
Olsa Kabul edermiyiz?
Onemsermisiniz?
Otesi varmi bunlarin?
Otesi olmayan nedir?

Acik soru, makul ve seviyeli cevap ve yorumlarinizi bekliyorum…

If you don’t speak Turkish what I’m basically saying is that what is “it’ that has nothing beyond it… What is it that can no longer be perfected or improved upon? What is it that is, essentially, that can never be surpassed…?

Circassian identity a ‘hidden germ’ in Turkish politics

Circassians first came to Anatolia in significant numbers during the 19th century, when up to a million were forced out of their homeland in the North Caucasus by the Russian Empire.

Hürriyet Daily News spoke to Besleney to explore this little-known “hidden germ” in Turkish politics.

Turkey’s Top Archaeological Sites

Inside Turkey’s Top Archaeological Sites

At Göbekli Tepe, Klaus Schmidt showed them around the oldest human-constructed ceremonial site in the world. (Learn more in the June 2006 National Geographic Magazine.)

Later at Zeugma, spectacular mosaics emerged from the dirt of current excavations and glittered in the displays of the Gaziantep Mosaic Museum. Explore the sites for yourself in the photos, galleries, and virtual tours linked below. You can also follow and join the conversation on Twitter using 5civilizations.

Director of the site, Klaus Schmidt, gives a glimpse of the shallow excavations of more temples at Göbekli Tepe. (Photo by Andrew Howley)

Director of the site, Klaus Schmidt, gives a glimpse of the shallow excavations of more temples at . (Photo by Andrew Howley)

In this gallery, explore the sights of Göbekli Tepe in its heyday, with the largest and oldest circle completed—and another under construction—as people go about various tasks related to this enormous undertaking. (Illustration by Fernando Baptista)

CLICK TO EXPLORE RECONSTRUCTION: In this gallery, explore the sights of Göbekli Tepe in its heyday, with the largest and oldest circle completed—and another under construction—as people go about various tasks related to this enormous undertaking. (Illustration by Fernando Baptista)

IMG_7847

A gentle washing awakens the full vibrancy of a 2nd-c. A.D. mosaic from a Roman villa at Zeugma on the banks of the Euphrates. The infant Perseus and his mother Danaë (of Zeus’ shower of gold fame) are rescued from a wooden chest. (Photo by Andrew Howley)

Newly discovered mosaics above the level of the dam reservoir's reach are left and protected in place. Prof. Kutalmış Görkay gives the Dialogue of Civilizations team an introduction. (Photo by Andrew Howley)

Most of the mosaics from Zeugma were moved when the nearby dam was built, since the land they were on would become submerged. Newly discovered mosaics like this one featuring the Muses are protected and left in place. Prof. Kutalmış Görkay gives the Dialogue of Civilizations team an introduction. (Photo by Andrew Howley)

CLICK TO LAUNCH VIRTUAL TOUR: The loving and longing of two mythological would-be lovers is captured in a mosaic on display at the Zeugma museum. (Photo by Andrew Howley)

CLICK TO LAUNCH VIRTUAL MUSEUM TOUR: The loving and longing of two mythological would-be lovers is captured in a mosaic on display at the Zeugma museum. (Photo by Andrew Howley)